ARİSTOTELESÇİLİK

Aristotelesçilik, Plantonculuğa paralel olarak, aynı zaman dönemleri içinde gelişen bir felsefi eğilimdir. Aristotelesçiliği anlatmanın yöntemlerinden birisi onun Platon’la karşılaştırmasıdır. Biz de bu yöntemi kullanarak başlayacağız onu anlatmaya. Seri boyunca yapacağımız incelemenin kabaca bir ön hazırlığı olacak bu karşılaştırma aynı zamanda. Önce iki filozof arasındaki benzerlikleri ele alalım.

ARİSTOTELES VE PLATON ARASINDAKİ BENZERLİKLER

  • Psikoloji:

Platon ruhu bedenden ayrı bir yapıda, bilmediğimiz bir nedenle bedene düşmüş ve beden zindanında, ölümsüz bir töz olarak kabul etmesine karşın ruhu, olgunlaşmış bedenin işlevi, formu olarak tanımlamakta ve bedenin bozulması demek ölümle birlikte varlığını sürdüremeyeceğini söyler. Ancak Aristoteles’te insan ruhunun bir parçası olan Faal Akıl görüşü ile ona bir şekilde ölümsüzlük verdiğini de görüyoruz. Belli bir oranda uyumdan söz edebiliyoruz kısaca.

  • Ahlak:

Aristoteles’in pratik davranışlarımızda peşinden koştuğumuz iyinin haz olmadığı, mutluluk olduğu görüşü ile esas itibariyle Platon’un mutlulukçu (eudamonist) ahlak anlayışını paylaştığını söylemek mümkündür. Platon kadar haz düşmanı olmayıp hazzın belli ölçüde mutlu hayatta yer alması gerektiğini söyler. Platon’un geç diyaloglarında da haz daha olumlu bir yer edinecektir kendisine.
Siyaset Felsefesi:

Aristoteles, Platon gibi en iyi siyasal rejimi bir site devleti olarak düşündüğü gibi site için önerdiği en iyi hükümet biçimini de yine Platon’a benzer biçimde en iyilerin yönetimi olarak ortaya koyar.
Farabi’nin yazdığı Kitabül Cem eserinde Platon ve Aristoteles arasında bir fark olmadığı ileri sürülür. Benzer şeyi Platon’un hocası Saccas’ın da yazdığı yedi kitapta yaptığı rivayet edilir. Biz de burada benzerliklerine değinelim öncelikle.

  • Metafizik:

Platon’un felsefe tarihine en büyük katkısı idealar kuramıdır diyoruz. Aristoteles’in de bu konuda, yani varlık veya gerçekliğin, tözün ne tür bir şey olduğu konusunda temelde Platon’u devam ettirdiğini söylememiz doğru olacaktır. Aristoteles için de töz, gerçek varlık, ezeli-ebedi, değişmez, hareketsiz, madde dışı bir şeydir. Platon bu şeylere idea derken Aristoteles form diyecektir.

  • Metafizik:

Platon varlık konusunda idealist bir çizgideyken, bilgi konusunda rasyonalist bir duruş sergiler. Aristoteles de benzer çizgidedir. Bilginin ve bilimin konusu olarak bireysel, duyusal şeyleri değil, formaları, yani duyusal-üstü, madde dışı gerçeklikleri, tümelleri kabul etmekte ve onları kavrayan yetinin de esas itibariyle akıl olduğunu ileri sürmektedir.

  • Epistemoloji:

Platon bilim için ideal olarak, geometri örneğine göre tasarlanmış, tamamen dedüksiyonlara dayanan formel bir yapıyı önermiştir. Kanıtlanmaya ihtiyaç duyulmayan, apaçık ilkelerden yola çıkılarak bilim yapılır. Aristoteles’e göre de bilimsel bilgi, özü itibariyle “kanıtlanmış bilgi”dir ve bilim denen şey, bu tarzda “kanıtlanmış önermelerden meydana gelen bir sistem”dir. Yalnız o bu kanıtlamanın aracı olarak geometriyi görmüyor, bilimsel kıyasların (burhanların) sonuç önermelerinde görecektir.

  • Teoloji:

Tanrı öğretileri de temelde farklılık arz etmemektedir. Platon tanrı veya tanrıları idealar olarak görmemekle beraber onları tinsel akıllar olduğunu düşünür. Aristoteles tanrıyı içinde yaşadığımız dünyadan ayrı, aşkın, saf bir düşünce veya akıl olarak takdim eder.

ARİSTOTELES VE PLATON ARASINDAKİ FARKLILIKLAR

  • Teoloji:

Platon’un tanrıyı ideaları seyrederek duyusal dünyayı meydana getiren bir yapıcı olarak tasarladığını biliyoruz. Yine Platon’a göre tanrı evrenle ilgilenen ve onu en mükemmel şekilde yaratmıştır. Buna karşın Aristoteles’e göre tanrı evrenle ilgilenmek şöyle dursun, onu bilmez bile. Tanrı evrenin yapıcı (fail) nedeni değil, ereksel, amaçsal (gai) nedenidir. Tanrı bir akıl veya düşüncedir ancak konusu bizzat kendisidir. Tanrı mükemmel olduğu için konusu da mükemmel olmalı, yani kendisi olmalıdır.

  • Psikoloji:

Aristoteles de Platon gibi ruhun bedenden ayrı bir varlığı olduğunu kabul eder ama Platon gibi birbirine iki düşman varlık olarak görmek yerine, bir ve aynı gerçiğin, bireyin iki farklı görüntüsü, birbirini tamamlayan ve birbirlerinden ayrı olarak varlıklarını sürdürmesi mümkün olmayan iki varlık olarak takdim eder. Ruh Pythagorasçılar gibi bedenden bedene dolaşan ölümsüz bir varlık değil, sadece maddenin formu ve bedenin işlevidir.

  • Siyaset Felsefesi:

Aristoteles siyaset felsefesinde Platon’un şehir devleti çerçevesi içinde en iyi rejim arayışını sürdürürken, yine aynı felsefesi yumuşatıp ona liberal ve demokratik unsurlar ekleyecektir.

  • Retorik:

Platon, hitabeti temelde sofistçe bir aldatmaca, kandırmaca sanatı olarak görürken, Aristoteles retoriğin siyaset ve adalet mekanizmasının meşru ve vazgeçilmez bir parçası olarak görüp ona vereceği rolleri tartışacaktır.

  • Metafizik:

Aristoteles hocasının idealar öğretisini kabul eder dedik ama hocasının aksine ideaların (formaların) duyusal-bireysel varlıkların üstünde veya dışında bulunmadıklarını, onlardan bağımsız olmadıklarını, tersine “onların içinde, onlara içkin” olduklarını savunur. Platon gerçekliğin idealar olduğunu savunurken, Aristoteles gerçek şeylerin tümelleri olduğunu savunur ve bunların dışında kalan tümellerin insan zihninin genelleme ve soyutlamasının ürünü olduğunu savunur. Ona göre asıl var olan da tümel değil, tikeldir. Tikellerin tözleri birinci dereceden tözler, gerçek dünyadaki şeylerin tözleri de ikinci dereceden tözlerdir.

  • Epistemoloji:

Bilgi felsefesinde hocası gibi rasyonalist olan Aristoteles, bilimin konusu olan formaların “görülmesi veya sezilmesinde” duyuların “hiç olmazssa hareket noktası olarak” belli bir önemi ve derecesi olduğuna inanır. Bilim duyu değildir; çünkü duyu bize tümeli, evrensel ve değişmez olanı, kalıcı olanı veremez ancak yine ona göre bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder.

  • Bilim:

Aristoteles’in bilimin ideali olarak, tamamen kanıtlanmış önermelerden meydana gelen bir yapı olarak önerildiğini gördük. Onda farklı olan bu önermelerin tümevarımsal bir yöntemle elde edilmesidir.

  • Sanat:

Platon sanatı esas olarak bir taklit olarak görürken Aristoteles ona son derece gerekli ve değerli bir ihtiyaca cevap verdiğini göstererek, sanata toplum ve yurttaş eğitiminde önemli bir yer açmaya çalışır.

Aristotelesçilik’in Felsefedeki Önemi

Antik Çağ Yunan fikrine göre Aristoteles, muasır manasıyla ilk alimdir. Geçmişten yaşadığı güne kadar var olan bütün bilgileri bulmuş, bir araya getirmiş, bu bilgileri kendi bakış açısından değerlendirmiş, tamamlamaya çalışmıştır. Birbirine karışmış olan bilgileri özenle ayırmış ve işleri zorlaştıran bilgi karmaşıklığına da son vermiştir. Ayrıca çok sağlam bir kaynak olarak gösterilen ve Thales zamanından kendi zamanına kadarki geçen dönemin anlatısı olma konusunda muvaffakiyet gösteren bir yapıt ortaya çıkarmıştır. Bu yapıta Prote Filosofia (İlk Felsefe) ismini vermiştir.

Tabii işini sağlama almak isteyen ve geçmişten gününe kadar bulduğu bilgilerin güvenilirliğini test etmeyi amaçlayan Aristoteles bunun için bilimsel bir fikir edinme yolu bulmaya çalışmıştır ve buna, manası doğru düşünme aletleri olan “organon” ismini koymuştur. Aristoteles’in bulduğu bu doğru fikir edinme konusunda bulduğu kaidelere, daha sonra mantık ismi verilecektir.

RÖNESANS DÖNEMİNDE ARİSTOTELESÇİLİK

Rönesans’ın felsefe alanındaki hümanist nitelikli önemli yönelimi Aristoteles’i yeniden keşfetmek olmuştur. Aristoteles’in eserleri, hümanizma ruhuna uygun olarak, Yunanca orijinallerinden okunup incelendiğinde, Skolastik dünyanın Aristoteles yorumu ile gerçek Aristoteles arasında ciddi ayrılıklar olduğu ortaya çıktı. “Kilisenin en sağlam temeli sayılan sistemin birçok esaslı noktalarda ondan ayrı olduğu görüldü ve resmi peripatetizme zıt olarak, büyük kısmı laik unsurlardan oluşan özgürlük taraftarı bir Aristoteles okulu meydana geldi”

Pomponatius tüm insanların zihinsel yetkinliğe yetenekli oldukları düşüncesini reddetmekle birlikte ahlaksal yetkinliğin yeryüzünde gerçekleştirilemeyecek bir ideal olduğu görüşüne karşı çıkar. Herkesin kendi işinin gerektirdiği ödevleri yapması, bu konuda yetkinlik olarak anlaşılabilir. “Vicdanlı ve namuslu bir yargıç, kendi alanında muktedirdir ve kendine özgü mükemmelliğe varmıştır.” Bu alanda ‘mutlak’ terimini kullanmak gereksiz olacaktır; mutlak yetkinlik salt mutlak varlığa özgüdür.

Aristoteles’in kesin bir dille ifade ettiği gibi ruh bedenin bir fonksiyonu ise, beden olmadan ruhun olamayacağı açıktır. Bundan, ruhun ölümsüz olmadığı sonucu çıkar. Eğer ruh ölmez değilse, bütün dinler yanılıyorlar ve baştan aşağı insanlık kendi kendini aldatıyor. Platon, birçok şeylerde bütün insanların aynı bir ön yargının oyuncağı olduklarını söylemiyor mu? Gene consensus gentium’dan (insanların aynı fikirde olmaları) çıkarılan kanıtın değerini pek az bir şeye indirgemiyor mu? Nihayet ölülerin görünmesi, yeniden dirilmesi ve hortlaklara gelince, gelecek hayat lehindeki bu türlü kanıtlar, safdilliğin yardım ettiği hayal gücünün fevkalade kudretinden başka bir şeyi ispat etmezler

Bu dönemde Aristoteles’i, Orta Çağ’da yapılan yorumlar üzerinden tanıtmaya çalı şan iki grubun çalışmaları da oldukça etkili olmuştur. Bunlardan ilki İbni Rüşd’ü izleyen Averroistler, ötekiyse Afrodisias’lı Aleksandros’un yorumlarını izleyen Aleksandristler’dir. Bu iki grup birbirlerine rakip olsalar da bazı konularda uyuşmaktaydılar. Örneğin dogmanın ileri sürdüğü bireysel ruhların ölümsüz olduğu görüşünü kabul etmiyorlardı; her iki grup da, insan bireylerinin ruhlarının ölümsüz olduğu ve bu dünya yaşamının öbür dünyadaki yaşama bir hazırlıktan başka bir şey olmadığı fikrine itiraz ediyorlardı. Bu devinim içinde Aristotelesçilik ile Platonculuğu uzlaştırmaya çalışan bir görüş de belirdi. Mirandola bu girişimin Platoncu kesiminin, Caesalpinus ise Aristotelesçi kesiminin başını çektiler. Her ikisi de Platon ile Aristoteles’in belli bir temelde birleştirilebileceğine inanıyorlardı ama bu uzlaştırma çabaları sonuç vermedi.

Aristotelesçiliğin düşünce kaynakları

Aristotelesçiliğin belirli bir akademisi olmamıştır, bu bakımdan Platonizmden daha farklı yönelimleri söz konusudur. Hümanistlerin yanı sıra İbni Rüştçüler (Avveroistler) ve Alexandristler olarak adlandırılan akımlar anılmaya değerdir. Birinciler İbni Rüşt’ün ortaçağda Platon etkisininde işe karıştığı Aristo yorumunu temel alıyorlardı. İkincilerse, antikçağ sonlarında en büyük Aristotales yorumcusu kabul edilen Aphrodisiaslı Alexandros’a dayanıyorlardı. Bu son iki eğilim Aristotales doğrudan kaynaklardan değil yorumcularından hareketle değerlendiriyorlardı. Rönesans döneminde bu aristotaleçi yönelimler arasında çelişki ve çatışmalar meydna gelir.Aristotelesçiliğin merkezi tartışması olan ruhum ölümsüzlüğü konusunda doğalcı-materyalist bir düşüncenin savunusunu geliştirmiştir. “Çifte doğruluk” düşüncesiyle akli olan ile tanrısal olanı ayırmaya çalışmış buna regmen kilise tarafından aforoz edilmekten kurtulamamıştır. Röneans felsefesindeki Aristotelesçiliğin ortacağdan farkı, dindışı bir yönelimle Aristo felsefesini degerlendirmesidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s